6.07.2010

Abus



Tatilleri sevmiyorum. Konu hazırlamaktan, seminerlere gitmekten, ders anlatmaktan, "Allah'ım lütfen yerime bir öğretmen gelmesin" diye dua etmekten, çocukların çocukça sorunlarını dinleyip, bunlara yine çocukça çözümler üretmekten mütevellit o süreçte ne de güzel geçiyordu zaman. 
Düşünmeye hiç mi hiç vaktim kalmıyordu veyahut ben onları ustaca savuşturabiliyordum zihnimden.
Şimdilerde ise, kukumav kuşları gibi 37 yıllık hayatım boyunca kendimi ne zaman böyle hissetmediğimi düşünüyorken buluyor ve bunun sonucunda  kendimi hep aynı yerde buluyorum: 
aydınlığın değil doğrudan doğruya girmeye, sızmaya bile cesaret edemediği, içimdeki  kocaman, karanlık ve tehlikeli, boyumu çoktan aşmış olan o bölgede. 
Kendini böyle hissetmek,
kendini bir garip hissetmek işte, aidiyetsizlik, yersizlik yurtsuzluk duygusu, gerçeklik algısında bozukluk, kara koyunluk hissi (beyazların arasında olmak ister miydim, emin değilim doğrusu)
İçinde bulunduğu dünyaya, hayata, aileye, topluma hatta ve hatta kendi bedenine dahi ait olmadığın düşüncesi.
Beni terk etmeyi hiç mi hiç düşünmeyen bir garip yabancılık duygusu.
Ne zaman, dahası neden başladı peki bu?
Yoksa bununla mı doğdum ben? 
Öyle olsaydı 13 yaşımın tüm o güzellikleri,upuzun bir zamandır içindeki boşluklar nedeniyle beni zor durumda bırakan, hafızama kazınır mıydı?
Özel bir yeri vardır bende 13. yaşımın. Belki de ben kaybolmadan, yok olmadan önceki son dönemeçti o ve bu yüzden bunca değerliydi benim için, bilemiyorum.
İşte o 13 yaşımın güzellikleriyle avutmaya çalışıyorum kendimi çok kez. Tüm bunları hafızama kazımış olmama rağmen zaman geçtikçe fark ediyorum ki, gözlerimi kapadığımda ruhum o anlara doğru kaçarcasına süzülürken ben  bir zamanlar ben olan o genç kızın yaşadığı tüm o güzel duyguları yüreğimde hissedemiyor,dahası onun tüm o mutlu anlarını bir yabancı gibi uzaktan izliyorum...

Okula giderken çığlık çığlığa kovaladığı kelebekler yüzünden derse çoğu zaman geç kalışlarını, 
yağmur yağarken kendini tertemiz çimlerin üzerine atıp,  bedenine düşen her bir damlanın içindeki tüm güzellikleri de yeşerttiğini,
çok sevdiği papatyalardan başına taç yaparken, papatyaların sanki o sevinsin diye yaratılmış olduğunu düşünmesini, 
dört yapraklı bir yonca bulduğunda attığı o yalansız kahkahayı,
Alman teyzelerden sıkça duyduğu "ne güzel saçları var, upuzun ve kömür gibi" cümlesinden sonraki şımarık gülüşlerini,
tadına doyum olmaz İtalyan pizzasının lezzetinin yanı sıra dükkan sahibinin onu her gördüğünde göz kırpıp "ciao bella" demesinin ardından hareketlerine yansıyan o masum kırıtkanlığı,
arkadaşıyla form tutalım diye yaptıkları koşuları pasta yerken sonlandırıp, her defasında da pişman olup birbirlerine verdikleri "tamam bu son, bir daha yemeyeceğiz" sözünü birisinden birinin tutmayışının yarattığı duygunun hayal kırıklığı ile uzaktan yakından bir alakası olmadığını görmesini, 
okuldan kaçıp, yakalanacakları kaygısı duymadan okulun hemen arkasındaki mahalledeki Yunan restoranında yedikleri patates kızartmasının tadına karışan kaygısızlık tadını, lokanta sahibinin "siz bilirsiniz bu lezzeti" deyip
onlara ikram ettiği o cacığın havaya yaydığı dostluk kokusunu, 
annesinin ilgisizliğini ona unutturmaya çalışırcasına, evde olduğu çok nadir anlarda, onu sevgisiyle sarıp sarmalayan babasının  koklamaya doyamadığı o mis gibi kokusunu ciğerlerine dolduruşunu,
Çevrelerindeki diğer Türk ailelerinin aksine onu bir haftalık okul gezilerine göndermekte hiçbir sakınca görmeyen babasıyla nasıl da gurur duyduğunu,
bir kiliseye yapılacak olan sınıf gezisine gitmek konusunda yaşadığı tereddütü "olur mu hiç öyle şey, orası da Allah'ın evi" diyerek yok eden, "onlardan" olanın dışında olmayanlara karşı da takınmış olduğu bu tutum ile hoşgörüyü ve sevgiyi somutlaştırması karşısında babasına olan hayranlığının nasıl kat be kat arttığını,
Sabah gözlerini açtığında gördüğü ilk şeyin  Morten Harket'in yakışılı suratının olması nedeniyle yüzüne yayılan o şapşal tebessümü, 
okulu hiç mi hiç sevmemesine rağmen, aşık olduğu o sarı Alman oğlanını göreceğim diye orayı artık cennetten bir parça kabul etmesini, onun için dakikalarca nasıl da süslendiğini, kendine aynada göz kırpışını, yanağını okşayışını, o içi içine sığmazlığı, apartmandan çıkana kadar komşularının köpeklerinin karşısına çıkmaması için korkuyla dua edişini,
ve daha buna benzer bir dolu anını...
uzaktan izliyor ve bu görüntülerin de zamanla tıpkı o an yaşamış olduğum duygular gibi hafızamdan tamamen silinmesinden, yitip gitmesinden korkuyorum...

Tüm bunları yaşarken yoktu o habis his.
Ne zaman başladı o halde bu yabancılaşma? Büyümeye başlayıp da hayatın salt kelebekten böcekten, kendimden, iyi insanlardan ibaret olmadığını anladığımda mı?
Bilmiyorum.
Bu soruya bir yanıt aramaya çalışmanın manasızlığı ile bulabileceğim ihtimali arasında gidip geldikçe daha da bir kök salıyor üstelik bu his.

Üstelik o yazarsam bir miktar da olsa rahatlarım düşüncesi , zihnimdeki çoğu şeyin kağıda dökülemeyip de yerli yerinde duruyor olduğu gerçeği karşısında uçup gitti .
Sanki kendimi eksiksiz ifade ettiğimde yaşadığım bu histen  kurtula bilirmişim gibi.
Sanki böyle bir şey mümkün olabilirmiş gibi . 

6 yorum:

hasret senfonileri dedi ki...

içimde bir his var.. biz aynı şehirde olmalıyız.. görüşmeli ve yazdıklarımızı "ham" haldeyken paylaşmalıyız..Aslında bu histen ziyade bir istek bir dilek sevgili Sevgi..
Yazdıkların etkileyici.. Artık hep buralardayım..

Sevgi Gibi dedi ki...

Hayatta çok az şey heyecanlanmama sebep olur. Elim ayağım titriyor şu an :)
Yazılarını severek takip ettiğim ve romanını henüz 40 dakika önce bitirdiğim bir insanın bende bu duyguyu yaratmış olması çok olağan ama değil mi?
Hoş geldiniz.
Ve içinizdeki his şayet İstanbul'da yaşıyorsanız yanıltmamış oluyor sizi. Zira Sakarya'da oturuyor olmama rağmen aklım, ruhum daima İstanbul'dadır benim...
O dileğinizi yerine getirmek için yapamayacağım şey, gidemeyeceğim şehir yok inanın!

üçtemmuz dedi ki...

seviyorum seni ben.

Sevgi Gibi dedi ki...

ben de seni seviyorum üns.üm :)
fakat yorumlar neden görünmüyor?

üçtemmuz dedi ki...

ne farkeder? birbirimizi okuduğumuzu biliyoruz.:)

Adsız dedi ki...

sevgi.. amin maalouf.. ölümcül kimlkler.. okudun mu..

bu yabancılaşma..
doğru..
önce etraftan sonra kendinden..
yabancılaşma..

bu duygudaki diğr yabancıları yakın etmek gerek.. o zaman.. sanki..

atalet