hissiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hissiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.01.2011

Hoş geldin, daha önceleri nerelerdeydin





Başımı içimdeki o dipsiz kuyudan kaldırdım. Hayır, tümüyle değil. Zaten bu mümkün değil. Mümkün olmadığı gibi artık önemli de değil.
Bunu neyin veya nelerin tetiklediğini bilemiyorum, zaten bilmek de istemiyorum. Uzun süreli olmasını istiyorum tek.  
Bu yeni durumu seviyorum: Dinginlik. 
Damar yoluyla tüm hücrelerime nüfuz etmiş gibi, yağmurun kiri pası temizlediği gibi içimde, beynimde, kalbimde ne varsa bu duruma uymayan tümünü olmasa dahi çoğunu alıp önü sıra sürüklemiş gibi bir yerlere, benden çok çok uzağa... 
Bir zamanlar olması için uğruna ölebileceğim şeylerin kendiliğinden ölmüş olması. Dinginlik... Hoş geldin.

28.12.2010

halef selef


Mutlu mudur acaba 2010, tüm yükü (dile kolay milyarlarca insan = milyarlarca umut, beklenti) halefine devredeceği için?
Ya 2011 onu da sarmış mıdır bir telaş, kara kara düşünüyor mudur şimdi ben ne yapacağım diye?
Tüm umutlarını, hayallerini, beklentilerini 4 rakam üzerinde somutlaştıranlardan mısınız siz de?  Bunun manasızlığını bile bile üstelik. Ama biz de haklıyız, bir türlü gerçekleşmek bilmeyen arzularımız varsa hayatımızda ortada suçlamamız gereken birileri de olmalı haliyle. Kendimi suçlayayım dersin ama mok kondurmak da istemezsin ya hemen bir başkasına geçersin, şartları suçlarsın ama öyle kolayına değişmediğini idrak ettiğinde vazgeçer yaradan'a yönelirsin bu sefer. Bundan da vazgeçersin çabucak çünkü arzularını gerçekleştirebilecek yegane araç odur ve Onunla aranı ne kadar iyi tutarsan o kadar iyidir. Geriye kim kalıyor bu durumda: ağzı yok-dili yok rakamlar topluluğu.
Bir de inatçısındır. Bu sene olmadı mı ?  Bir diğer yıla devredilir tüm o gerçekleşmeyenler. O da mı olmadı, ötekine, ötekine, ötekine....
Odaklandığımız tüm o arzular yüzünden neler kaçırdığımızı/ kaçırmış olabileceğimizi, bazen değişimin hayata bambaşka pencerelerden bakınca geldiğini idrak ettiğimizde dilerim ki çok geç kalmış olmayız.
Adettendir kutlanır, kutlayayım: Yeni yılınız kutlu olsun bakalım.


9.12.2010

hüsnü kuruntu




Bir şey dile getirilmiyor diye bilinmiyor, üzerinde düşünülmüyor değildir.
Haklılığı, haksızlığı en çok bağıranın tayin edemeyeceği durumuna benzer bir durum sanırım bu.
Dünya yalnızca kendi ekseni etrafında döner, bir de güneş’in.
Doğal bir döngüdür bu, sebepleri ve sonuçları ortada olan.
Aksini sananların kendi başları dönüyordur muhtemelen, o kadar!

(13 ekim 2007)

18.10.2010

7'den 70'e ;))



altı üstü 2 diş sahibiyken, tek başına bir şey yiyemez, yardım almadan yürüyemez ve konuşamazken bile 
mutsuz, memnuniyetsiz, ağlamaklı.
Demek ki neymiş : mutsuz olunmaz, mutsuz doğulurmuş :)

1.10.2010

dünden - günden

  • Denize dökesim geliyor bazen bilinçaltımda yuvalanan her şeyi zira aklımı kemiren ne var ne yoksa geceleyin hepsi rüyamda. İtiraf etmeliyim ki çok yorucu bir durum bu.
  • Sık sık ismimle müsemma bir insan olduğumu duyuyorum. Bu iyi bir şey mi? I ıhh. Anneannem  ilk kız torununun adının Elif olmasını istemiş, kimse dinlememiş. Olsaymış keşke belki de böylelikle "dik durmayı" öğrenirmişim.
  • Annem Manavgat'a gideli beri yalnızım evde.Tanrı'nın lütfu gibi bir şey bu yalnızlık. Ancak, aynı yemeği üç gün boyunca yemek durumunda kaldığım düşünülürse, kendimi tek kişilik yemek pişirme konusunda geliştirmeliyim diye düşünüyorum.
  • Bilgi ve becerilerimi kendi memnuniyetim doğrultusunda kullanmadığım düşünülerek çevremdeki hemen herkesten işitmiş olduğum "kendini diri diri toprağa gömüyorsun" sözünü pek umarsamazdım ben. Sanıyorum ki artık umursamaya karar verdim. Toprak aldığını geri vermiyor çünkü !
  • Yakın ve uzak çevremden hatta girmiş olduğum herhangi bir mağazanın gene herhangi bir tezgahtarından vermiş olduğum kilolarla(toplamda 16) ilgili güzel sözler duymak mest ediyor beni. Ancak herkesin diyet listemi yazıp göndermem için elime üstünde mail adreslerinin yazılı olduğu kağıtları sıkıştırıyor olmaları oldukça can sıkıcı. Google diye bir şey var, orada da binlerce diyet listesi var, gidin bakın işte kendiniz yormayın bünyemi. Haksız mıyım ama?
  • Kendime feci şekilde iyi davranmaya başladım ben. "Kız nemrut, ne güzel oluyorsun (görece biliyorum!) sen sabahları" diyorum kendime. Çoğu insanın aksine sabah uyandığımdaki görüntümü severim ben. Günün geri kalan kısmında da hiç bakmam aynaya. Hal böyle olunca daha bir özenle fırçalanıyor o dişler, kremler sürülüyor, yanaktan makas alınıyor, Julia Roberts gibi kocaman sırıtılıyor.
  • Dün gece böğüre böğüre ağladım. Üstelik annem duymasın diye yüzümü yastıklara gömmeden. Duvarlarda yankılandıra yankılandıra, hakkını vererek yani. Düşündükçe ağladım, ağladıkça düşündüm. Düşünüp ağladıkça da sabahı sabah ettim. Sonuç olarak, özgürce ağlayabiliyor olmanın dışında gene rahatlatmadı ağlamak.
  • Annemin gitmeden evvel avluya yıkayayım diye bırakmış olduğu halıyı yıkamadan evvel oldukça heyecanlıydım zira bu ilk deneyimim olacaktı. Sanırım hep öyle de kalacak. Arap sabununun son kullanma tarihi geçmişti sanırım, hiç bir lekeyi çıkaramadığına göre :)) Hem benim uzmanlık alanım yemek ve temizlik sonuçta ve öyle kalmasında da hiç bir sakınca görmüyorum.
  • Annemin yeğenlerime vermek üzere aldığı hariboların hepsini de ben yedim.Hiç pişman değilim. Son günlerde yemiş olduğum onca abur cubura rağmen bir kilo daha vermişken üstelik. 
  • İnsan istiyor ki kalbinde olan yanında da olsun. Belki her şart ve durumda değil ama bazen, bazı durumlarda. Olsun istiyor. Olmayınca da ucu bucağı görünmeyen yerlere doğru kayıyor zihin. Yıpratıcı, evet.
  • Son zamanlarda bir hikayenin baş kahramanı olma arzusu peyda oldu bende. Siz, öyle bir hikayenin kahramanı oldunuz mu hiç? Ben hiç olmadım. Evet yaş 37, evet çok geç, evet biliyorum. Evet ama istiyorum.Yakında geçer sanırım.
  • Çalışmıyorum ya neredeyse tüm vaktimi kız kardeşimin oğlu Emir (3) ve kızı Berre (4) ile geçiriyorum. Berre'nin bana "Sevgi, sen aynı anne gibisin. Bizi  mutlu ediyorsun" demesi bana o an için her şeyi unutturuyor. Onun o 30 kiloluk bedenine sarılıp saçlarımı dakikalarca okşamasından duyduğum mutluluğu hiç bir kelimeyle ifade edebileceğimi sanmıyorum. Emir de sürekli kapıya gelip "Sevgi, seni sevmeye geldim. Beni içeri al" diyor. Allah'ın bir lütfu sanki bu çocuklar.
  • Bazen çalışıyor olmayı çok istesem de çoklukla hayatım şu küçücük ama göl manzaralı odamda geçse, sonsuza dek burada kalsam, kimseyi görmesem, konuşmasam, insan içine çıkmasam diye düşünüyorum. Sanıyorum ki bu da geçer.
  • Benim kişisel tarihim de hep tekerrürden ibaretmiş, bir kez daha anladım.Nerede yanlış yapıyorum da kendimi belli aralıklarla hep aynı noktada buluyorum diye düşünüyorum ancak bir sonuca varmışlığım yok henüz. Hem her şeyin de bir cevabı olmayıversin zaten (?), dimi. İnsanlar, şanslı olanlar ve şanslı olmayanlar olmak üzere iki gruba ayrılıyor diye düşünmeliyim belki de. Verilmiş, verilecek olan mücadelelerden bağımsız bir şekilde hem de. Bilmiyorum işte.
  • Bu kadar, bitti.

7.09.2010

bayrammış



Bayram demek yılbaşı demekti benim için. Milli ve dini bayramlarımızı kutladığımızı hatırlamıyorum zira babam biz uyanmadan işe gider, biz çocuklar ise izinli olduğumuz halde bu izni kullanmaz okula giderdik.
Fakat yılbaşı çok özeldi bizim için. Biz çocuklar pırıl pırıl bembeyaz karların üzerinde gece yarısına kadar tepinir zıplar, gece yarısı olduğunda da havai fişekler patlatır, güle eğlene karşılardık yeni yılı.
Babam bu geceye özel sektini (beyaz şarap ile şampanya arası bir içki türü desem yanlış olmaz sanırım), ona özel kadehini hazırlar ve cam kenarındaki yerini alırdı. Çok sevdiğim kardan, güne özel hazırlanmış yiyeceklerden, havai fişekten daha mutlu ederdi beni bu görüntü zira her yıl olduğu gibi babam içerken daha bir tatlı tatlı, daha bir utangaç gülümser dururdu etrafına. Sarhoş olmaktan kaynaklı bir şey değildi bu, sarhoş olmazdı benim babam. Benim babam hep öyle utangaç gülümserdi. Nasıl da seyre dalınası bir gülümseyişti o, mıh gibi aklımda tuttuğum, unutamadığım, karşılaştığım her erkekte aradığım... 
Hayatımdaki çoğu şey gibi bu anı da Almanya 'da kaldı. Türkiye'de kutladığımız ilk yılbaşında - belki de Türkiye'de sekt bulunmadığı için - ve sonrasında hiç tekrarlanmadı bu ritüel.
Çünkü babam bizi bir yılbaşı arefesinde bırakıp gitti. Yeni bir yıla, yepyeni umutlara saatler kala verdik onu toprağa. 
Ve şimdi bir avuç toprağa dönüştü onun gülümseyişleri, benim ise bundan duyduğum mutluluk...

Artık, sevdiklerimizle geçirdiğimiz her günün aslında bir bayram olduğunu düşünüyor olsam da bayramınızı gene de ve şimdiden kutluyorum. 



22.07.2010

Sponge Berk ;)










Haftalardan beri yaptığım gibi şezlonga oturmuş öylece denizi seyrederken yanıma geldi nefes nefese.
Sessizce yanıma ilişip "neden böyle üzgünsün?" dedi. "İçimle dışım ayrı ayrı yönlere koşarken nasıl mutlu olunur bilmiyorum çünkü"dedim. Yüzümü yüzüne çevirip minik ellerinin arasına alıp uzun uzun seyretti beni. Sonra başımdan şapkamı çıkarıp kıvırcık saçlı güzel başını derin bir iç çekerek omuzuma yasladı tüm hüznümü sünger gibi içine çekmeyi istermiş gibi.
Orada öylece oturup dururken aklından nelerin geçtiğini bilmiyorum fakat ben bir garip huzur hissederken içimde,bu duyguyu  en son ne zaman yaşadığımı,kimin yaşattığını düşündüm uzun uzun. 
"ben senin beni sevebilme ihtimalini sevdim" dedikten kısa bir süre sonra"evli-mutlu-çocuklu" 
kervanına katılan mı yoksa zaten hep o kervanda olmuş olan mı? 
İnsan cevabını bildiği sorular sormamalı kendine diye düşünürken ben,"bak, senin için" diyor. Cep telefonunu çıkarıp, tatilim boyunca saatlerce oturup beklememe rağmen bana görünmemeye and içmiş olduklarını düşündüğüm yunusları izletiyor bana. "demek ki bu yüzden yoktun ortalarda" dedim. "pusuya yattım ben"dedi. Gülüşlerimiz ortalığı çınlattı, koca popolu görgüsüz "almancı" cık cık yaptı, biz hiç üstümüze alınmadık.
"şimdi mutlu musun?" dedi. "mutluyum" dedim.
11 yaşındaki bir erkek çocuğu ne kadar mutsuz edebilir ki zaten bir kadını...




20.07.2010

nedamet



Bana "hanımefendi, siz Milli Eğitimin mi malısınız, yoksa Halk eğitimin mi?" diye soran o hadsiz, çapsız banka memuruna
"Ya siz beyefendi, siz hangi yörenin öküzüsünüz?" demediğime ne kadar pişmanım şimdi.
Ne vardı sanki saraylı sultan hanımlar gibi nezaketi elden bırakmayıp da "Malı değil beyefendi, çalışanıyım" diyecek, belki de meslek jargonudur 
(ki hiç sanmıyorum böyle olduğunu) diyerek hoş görmek??
Ne vardı yani.
Bir kere de ben çirkeflik etsem çok muydu sanki?
Nedir yani bu herkesleri hoş görmeler, alttan almalar, kendine göstermediği anlayışı el aleme göstermeler?
Böyle olmanın, davranmanın şimdiye dek bir faydasını görmüşüm gibi. 
Çok pişmanım, çok!



18.07.2010

Zihnimden de bulanık bir yazı




Yıllarca yolum ne vakit dağa, kıra, bayıra düşse dana kadar olmama rağmen inatla dört yapraklı yonca arardım ama gene aynı inatla da bulamazdım. Altı üstü bir kere bulmuşluğum vardır zaten. O da 10 yaşıma, hayattan henüz hiç bir beklentimin olmadığı, tek tasamın sokakta birazcık daha oynayabilmenin olduğu bir zamana denk gelir zaten. hem bulunca ne olacaktı ki. Başım göğe ermeyecekti muhtemelen, lönk diye hayatım da değişmeyecekti, şans diye adlandırdığımız o şeyle siyam ikizi de olmayacaktım. Tüm bunları ve bunun yalnızca bir sembol olduğunu bilmeme rağmen ne zaman bir bahçe görsem çekimine kapılıp içinde bulurdum kendimi her defasında. En son 24 yaşındayken Bilecik'te askerlik yapan nişanlımı ziyarete gittiğimde kaldığım misafirhanenin bahçesine atıvermiştim kendimi. Nişanlım dört yapraklı yonca aradığımı öğrenince saçlarımı okşamış, gülümsemiş ve "Delisin sen" demişti.
"Şans yok Sevgi, sen varsın" diye geçirmiştim o an aklımdan, "yoncadaki dördüncü yaprak sensin." Ne çok sevmiştim bu düşünceyi.
Aradan geçen 10 yılda çok şey değişti hayatımda. Ben değiştim. Ben değiştiğim için mi değişti hayat, şartlar değiştiği için mi gerçekleşti bu beni gitgide kendime yabancılaştıran değişim. Bilmiyorum, emin değilim.
Emin olamadığım, uzanıp sıkı sıkıya tutamadığım,  hasret kaldığım, değiştirmeye muktedir olamadığım, alışamadığım, sindiremediğim , kabullenemediğim, vazgeçtiğim o kadar çok şey var ki hayatımda. Tıpkı yıllara direnemeyip yazıları gitgide silikleşen, artık okunmakta güçlük çekilen bir kitabın sayfaları gibi hissediyorum kendimi bu yüzden. Ne okunabilen ne de tekrar en baştan yazılabilecek olan, yalnızca kalemin izinin kaldığı bomboş sayfalar gibiyim sanki...




(27.09.2007 blogcu.com arşivinden)

6.07.2010

Abus



Tatilleri sevmiyorum. Konu hazırlamaktan, seminerlere gitmekten, ders anlatmaktan, "Allah'ım lütfen yerime bir öğretmen gelmesin" diye dua etmekten, çocukların çocukça sorunlarını dinleyip, bunlara yine çocukça çözümler üretmekten mütevellit o süreçte ne de güzel geçiyordu zaman. 
Düşünmeye hiç mi hiç vaktim kalmıyordu veyahut ben onları ustaca savuşturabiliyordum zihnimden.
Şimdilerde ise, kukumav kuşları gibi 37 yıllık hayatım boyunca kendimi ne zaman böyle hissetmediğimi düşünüyorken buluyor ve bunun sonucunda  kendimi hep aynı yerde buluyorum: 
aydınlığın değil doğrudan doğruya girmeye, sızmaya bile cesaret edemediği, içimdeki  kocaman, karanlık ve tehlikeli, boyumu çoktan aşmış olan o bölgede. 
Kendini böyle hissetmek,
kendini bir garip hissetmek işte, aidiyetsizlik, yersizlik yurtsuzluk duygusu, gerçeklik algısında bozukluk, kara koyunluk hissi (beyazların arasında olmak ister miydim, emin değilim doğrusu)
İçinde bulunduğu dünyaya, hayata, aileye, topluma hatta ve hatta kendi bedenine dahi ait olmadığın düşüncesi.
Beni terk etmeyi hiç mi hiç düşünmeyen bir garip yabancılık duygusu.
Ne zaman, dahası neden başladı peki bu?
Yoksa bununla mı doğdum ben? 
Öyle olsaydı 13 yaşımın tüm o güzellikleri,upuzun bir zamandır içindeki boşluklar nedeniyle beni zor durumda bırakan, hafızama kazınır mıydı?
Özel bir yeri vardır bende 13. yaşımın. Belki de ben kaybolmadan, yok olmadan önceki son dönemeçti o ve bu yüzden bunca değerliydi benim için, bilemiyorum.
İşte o 13 yaşımın güzellikleriyle avutmaya çalışıyorum kendimi çok kez. Tüm bunları hafızama kazımış olmama rağmen zaman geçtikçe fark ediyorum ki, gözlerimi kapadığımda ruhum o anlara doğru kaçarcasına süzülürken ben  bir zamanlar ben olan o genç kızın yaşadığı tüm o güzel duyguları yüreğimde hissedemiyor,dahası onun tüm o mutlu anlarını bir yabancı gibi uzaktan izliyorum...

Okula giderken çığlık çığlığa kovaladığı kelebekler yüzünden derse çoğu zaman geç kalışlarını, 
yağmur yağarken kendini tertemiz çimlerin üzerine atıp,  bedenine düşen her bir damlanın içindeki tüm güzellikleri de yeşerttiğini,
çok sevdiği papatyalardan başına taç yaparken, papatyaların sanki o sevinsin diye yaratılmış olduğunu düşünmesini, 
dört yapraklı bir yonca bulduğunda attığı o yalansız kahkahayı,
Alman teyzelerden sıkça duyduğu "ne güzel saçları var, upuzun ve kömür gibi" cümlesinden sonraki şımarık gülüşlerini,
tadına doyum olmaz İtalyan pizzasının lezzetinin yanı sıra dükkan sahibinin onu her gördüğünde göz kırpıp "ciao bella" demesinin ardından hareketlerine yansıyan o masum kırıtkanlığı,
arkadaşıyla form tutalım diye yaptıkları koşuları pasta yerken sonlandırıp, her defasında da pişman olup birbirlerine verdikleri "tamam bu son, bir daha yemeyeceğiz" sözünü birisinden birinin tutmayışının yarattığı duygunun hayal kırıklığı ile uzaktan yakından bir alakası olmadığını görmesini, 
okuldan kaçıp, yakalanacakları kaygısı duymadan okulun hemen arkasındaki mahalledeki Yunan restoranında yedikleri patates kızartmasının tadına karışan kaygısızlık tadını, lokanta sahibinin "siz bilirsiniz bu lezzeti" deyip
onlara ikram ettiği o cacığın havaya yaydığı dostluk kokusunu, 
annesinin ilgisizliğini ona unutturmaya çalışırcasına, evde olduğu çok nadir anlarda, onu sevgisiyle sarıp sarmalayan babasının  koklamaya doyamadığı o mis gibi kokusunu ciğerlerine dolduruşunu,
Çevrelerindeki diğer Türk ailelerinin aksine onu bir haftalık okul gezilerine göndermekte hiçbir sakınca görmeyen babasıyla nasıl da gurur duyduğunu,
bir kiliseye yapılacak olan sınıf gezisine gitmek konusunda yaşadığı tereddütü "olur mu hiç öyle şey, orası da Allah'ın evi" diyerek yok eden, "onlardan" olanın dışında olmayanlara karşı da takınmış olduğu bu tutum ile hoşgörüyü ve sevgiyi somutlaştırması karşısında babasına olan hayranlığının nasıl kat be kat arttığını,
Sabah gözlerini açtığında gördüğü ilk şeyin  Morten Harket'in yakışılı suratının olması nedeniyle yüzüne yayılan o şapşal tebessümü, 
okulu hiç mi hiç sevmemesine rağmen, aşık olduğu o sarı Alman oğlanını göreceğim diye orayı artık cennetten bir parça kabul etmesini, onun için dakikalarca nasıl da süslendiğini, kendine aynada göz kırpışını, yanağını okşayışını, o içi içine sığmazlığı, apartmandan çıkana kadar komşularının köpeklerinin karşısına çıkmaması için korkuyla dua edişini,
ve daha buna benzer bir dolu anını...
uzaktan izliyor ve bu görüntülerin de zamanla tıpkı o an yaşamış olduğum duygular gibi hafızamdan tamamen silinmesinden, yitip gitmesinden korkuyorum...

Tüm bunları yaşarken yoktu o habis his.
Ne zaman başladı o halde bu yabancılaşma? Büyümeye başlayıp da hayatın salt kelebekten böcekten, kendimden, iyi insanlardan ibaret olmadığını anladığımda mı?
Bilmiyorum.
Bu soruya bir yanıt aramaya çalışmanın manasızlığı ile bulabileceğim ihtimali arasında gidip geldikçe daha da bir kök salıyor üstelik bu his.

Üstelik o yazarsam bir miktar da olsa rahatlarım düşüncesi , zihnimdeki çoğu şeyin kağıda dökülemeyip de yerli yerinde duruyor olduğu gerçeği karşısında uçup gitti .
Sanki kendimi eksiksiz ifade ettiğimde yaşadığım bu histen  kurtula bilirmişim gibi.
Sanki böyle bir şey mümkün olabilirmiş gibi . 

4.07.2010

Tescilli Kahpe




Kahpeliği kere ve kerelerce test edilip onaylanan, tescillenen hayat.
Yok bir arzum, zaten istemem de, 
kalsın.
 Geçerken uğradım öylesine.
Hadi sana kolay gelsin demeye.







30.06.2010

Azad


Ne yazarak ne de konuşarak bir türlü ifade edemiyorum duygu ve düşüncelerimi. O halde  neden düşünebiliyorum onları?



1.12.2009

ne.... ne..........


eskiden... ama çok eskiden... yeryüzünde sadece sen ve ben varmışız gibi hissederdim...
nerede, ne zaman, neden kaybettim bu hissi.......
sorgulamak çok anlamsız biliyorum... ama kendimi bunu düşünürken yakalıyorum çok zaman...
hala........anlamsızca.... umutsuzca.








14.11.2009

in/san



Çevremdeki insanlar bir garip olduğumu düşünüyor
İşin garibi, benim de onların bir garip olduğunu düşünmem
Ne garip.












30.09.2009

sal-landım



sal'a koyup
sel'e veresim var
kendimi










24.09.2009

Amor fati


Hadi yaz bir şeyler diyorum...
Sonra da "yazan yazmış yazacağını, sen yazsan kaç yazar" diyorum.
Geçer herhalde.
Hı hı, geçer.